FIKIH

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

FIKIH

Mesaj  Hasan Bir Perş. Ağus. 21, 2008 12:56 pm

Lugatte fıkh, “anlayış” manasındadır. Bir şeyi bilmek iyi ve tam anlamak, derinlemesine kavramak anlamındadır. Kuranı Kerimde yirmi yerde çeşitli fiil kalıplarıyla geçmekte olup şu ayetlerde bu manadadır. Dediler ki: “Ey Şuayb: dediklerinden çoğunu anlamıyoruz ( ma nefkahu ) 11 / Hud–91,” Onlara ne oluyor ki, sözü anlamıyorlar (Lâ yekâdûne yefkahûne ) 4 / Nisa 78. Şer’i Istılahta Ebu Hanife, Fıkhı şöyle tarif etmiştir: “Kişinin leh ve aleyhinde olanı bilmesidir”. Bilmek, parçaların delillere dayanarak bilinmesidir. Bilmekten maksat ise sebebidir. O da kaidelerin defalarca incelenmesi ile hâsıl olan melekedir. Bu tarif umûmî’dir. İmanın gerektirdiği itikadî hükümleri, vicdanî hükümleri (ahlak ) , namaz, oruç ve alış veriş gibi amelî hükümleri içine alır. Fıkhı Ekber’de budur. ( marifetünefsi ma leha ve ma aleyha )
İmami Şafiî’ye göre fıkıh: Şerî-amelî ahkâmın, tafsîlî delillerinden elde edilerek bilinmesidir” ( el ilmu bil ahkamişşeriyyeti-el ameliyyeti el mükteseb min edilletiha et tafsıliyye )
Fıkhın en önemli belirleyici kaynağı vahiydir. Kuranı Kerimde ve kısmen de hadisler içinde amele intihal eden insan ile Allah, fert ile toplum arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde birinci kaynak olmuş, başka tesirler bu kaynağın süzgecinden geçtikten sonra meşrûiyet vasfını alarak İslamî hayatı etkileyebilmiştir.
Hz. Peygamber dönemi fıkhın en önemli devridir. Çünkü vahye dayanan ve vahyin denetimi altında gerçekleşen yasama ve uygulama bu dönem içinde tamamlanmış ve bu dönem daha sonraki devirlere kaynak ve örnek olmuştur. Resulü Ekrem’in Hicretinden önce Mekke dönemindeki sosyal ilişkilerin düzenlenmesinden çok, inanç, ibadet ve ahlak konuları üzerinde durulmuş, Medîne döneminde ise İslam, Allah-fert ilişkileri yanında sosyal hayatı da düzenlemeye yönelmiş, hatta namaz hariç diğer ibadetler Medine döneminde meşru kılınmıştır. Bunun yanında miras, aile, cihad, anayasa, ceza, muhakeme usulü, muamelât, devletlerarası münasebetlerle ilgili bir takım kaideler konmuştur. Bütün bu hüküm ve kaideler iki şekilde ortaya çıkıyordu:
a- “İlahî hükmün açıklamasını gerektiren bir olay meydana geliyor veya soru soruluyor, bunun üzerine ya bir âyet nâzil oluyor (sebebi nüzul) yahut hüküm Hz. Peygambere bildiriliyor o da kendi üslubu ve sözü ile ( sünnet ) hükmü açıklıyor, uyguluyordu. Bazen de vahiy gelmiyor Resulü Ekrem Allahın iradesiyle irfan ve tecrübesine dayanarak ( ictihad ) bir uygulamada bulunuyor, eğer hata ederse Allah tarafından tashih ediliyordu. Kuranı kerimde “Yes’elûneke” (senden soruyorlar) ifadesi on beş yerde geçmektedir ve bunların sekizi fıkıh konularıyla ilgilidir. İki yerde de “Yesteftûneke “ ( senden dini hükmü açıklamanı istiyorlar ) 4 / Nisa: 127–176 ifadesine yer verilmiştir.
b- Bir olay veya soru beklenmeden İlâhî plandaki yeri ve zamanı geldiği için bazı hükümler doğrudan bildiriliyordu.
Fıkhın bu döneminde üç temel özelliği vardır: Tedric, kolaylık ve nesih. Tedric, hükümlerin zamana yayılarak peyder pey konulması, zaman açısından tedric, yirmi üç yılı kaplar. Kolaylık ise yasamada, kural koymada, uygulamada insanın yaratılıştan gelen özelliklerini ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak din ile muhatabı arasına zorluk engelini koymamak, sevdirme ve kolaylaştırmayı esas almaktır. Hastalık, yolculuk, baskı, yanılma, unutma gibi hallerin mazeret olarak kabul edilmesi, darda kalma durumlarında haramların mubah kılınması, ibadetlerin günün parçasına dağıtılması önemli kolaylaştırma örnekleridir. İslam âlimleri arasında tartışma konusu olan nesih de alıştırma, kolaylaştırma, bir sebebe bağlı olarak bazı hükümlerin önce konup sonra kaldırılması şeklinde gerçekleştirilmiştir. Ayetlerin açık ve doğrudan hüküm getirmesi esas alındığında fıkıhla ilgili ayet sayısı 200 civarındadır. İbn Kayyım El Cevziyye’nin tespitine göre fıkıh hükümlerine esas teşkil eden hadislerin sayısı aynı konuda farklı ve mükerrer rivayetler hariç tutulursa 500 civarındadır.
Fıkhın fürû kısmından Mekke dönemine ait olanlar arasında gusül, abdest, necâsetten taharet, namaz gibi önemli ibadetler vardır. Medîne döneminin birinci yılında hutbe, ezan, nikâh, cihad, belediye nizamı, ikinci yılında oruç, bayram namazları, fıtır sadakası, kurban, zekât, kıblenin değiştirilmesi, ganimetler ve taksimi, üçüncü yılında miras hükümleri, boşanma, dördüncü yılında yolculukta ve tehlikeli durumlarda namaz, recm!, toprak iktai, teyemmüm, kazif(iftira, kadına zina iftirası) cezası, örtünme, evlere izinle girme, hac ve umre, beşinci yılında, yağmur duası ve namazı, îlâ(erkeğin, bir müddet karısına yaklaşmaması için yemin etmesi), altıncı yılında, milletler arası anlaşmalar, hac ve umre yolunda engellenme ile ilgili hükümler, içki ve kumarın yasaklanması, zıhar(erkeğin, karısına “sen bana anamın sırtı gibisin” yani bana haramsın demesi) cezası, vakıf, isyan ve haydutluğun cezası, yedinci yılında evcil eşeğin, dişi ve pençesi ile avlanan et oburların haram kılınması, zirai ortaklık, sekizinci yılda Mekke’nin dokunulmazlığı, kısas, içki satışının ve geçici nikâhın yasaklanması, hukukça insanların eşitliği, kabir ziyaretine izin verilmesi, dokuzuncu yılında, çıplak olarak tavaf etmenin yasaklanması, mülâ’ane(karşılıklı beddua etme, lânetleme), onuncu yılında insan haklarının ilanı, vasiyet, neseb, nafaka ve borçlarla ilgili bazı hükümler, cezanın şahsiliği, faiz yasağı, hükümleri gelmiştir (Karaman İslam Hukuk tarihi s.78–104 ).
Fıkıh tarihinin ikinci dönemi, bir kırılma noktasıyla Hulefâi Raşidîn ve Emevîler şeklinde ikiye ayrılmaktadır. Siyaset-fıkıh ilişkisi bakımından Emeviler devri hilafetin saltanata dönüşmüş olması sebebiyle önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Hülefâi Raşidîn devri dinî hayatın, İslam’ın insanlığa getirdiği inkılâbın tekâmül devridir. Bu dönemde her şey din için, dinin amaçlarını gerçekleştirmek içindir. Emeviler devrinde ise, fazilet ve manevi tekâmülün yerini siyasi istikrar ve maddi gelişme almaya başlamıştır. Saltanatın ve siyasi baskıların doğurduğu muhalefet ( havariç ve şîa ) özellikle fıkhın kamu hukuku alanında yeni düşüncelere zemin hazırlamıştır. Birinci ve ikinci halifeler itilafı azaltmak, birliği sağlamak için Hz. Osman devrine kadar halifeler şura üyelerinin Medine’den ayrılmasına izin vermemişlerdir.
Yüz bini aşkın sahabe arasında yorumlayan, yeni hükümler çıkaran sahabe, azınlığı teşkil etmektedir. Verdikleri fetva sayısı bakımından ashabın fakihleri üç guruba ayrılır. Fetvaların sayısı birer büyük cilt teşkil edecek kadar çok olan sahabîler Hz. Ömer, Ali, İbn Mesud, İbn Ömer, İbn Abas, Ziyad b.Sabit ve Hz. Aişe’dir. İçlerinde Hz. Ebu Bekir, Osman, Ebu Musa, Talha, Zübeyr gibi şahsiyetlerin bulunduğu yirmi kadar sahabenin verdiği fetvalar birer küçük kitabı dolduracak hacimdedir. Üçüncü gurupta yer alan 120 kadar sahabinin verdiği fetvaların tamamı bir cilde sığacak kadardır. ( İbn. Hacer 1, 14 Hacvi 1,278 )
Belli bir illete ve hikmete bağlı olduğu bilinen hükümler illet ve hikmetin değiştiği sabit olunca değiştirilmiş, bazı hükümlerin uygulanması askıya alınmıştır. Müellefei Kulûb’a devletin zekât gelirinden pay verilmemesi, bir defada söylenen üç talakın erkekler için önleyici ve cezai tedbir olması bakımından üç talak sayılması, deve fiyatlarının yükselmesi sebebiyle diyet miktarını belirlemede ve ödemede bazı kolaylıkların getirilmesi, açlık ve kıtlık yüzünden hırsızlık yapanların elinin kesilmemesi, esnaf ve zanaatkâra, kusurları olmasa da iş yerlerinde zayi olan müşteri mallarını ödetme gibi konularda Hz. Ömer’in uygulamaları bu tutum ve yaklaşımın örnekleridir. Ehli kitabın kadınlarıyla evlenmenin men edilmesi, Suriye ve Irak topraklarının ganîmet olarak gazilere dağıtılması, Hz. Osman’ın haç mevsiminde Mina’da dört rekâtlı farz namazı yolculuk sebebiyle kasredip iki rekât kılması mümkünken halkı yanlışa düşürmemek için dört rekât kılması ilgi çeken örneklerdir. İslam ilimlerinde olduğu gibi fıkıhta da tedvîn’in Hz. Peygamber devrine kadar uzandığını biliyoruz. Gerçi bugün anlaşıldığı manada fıkıh risalelerinin yazımı sahabe devrinin sonlarında başlamış ve Emeviler döneminde gelişmiştir. Abbasiler devri fıkhın olgunluk çağıdır. ( DİA. Fıkh md)
Fıkıh, şerîat’ın amelî yönüdür. Şerîat, Allah’’u Telanın kulları için koyduğu bütün hükümlerdir. Bu, Kuran ve sünnetle olabilir. Bu hükümler ya itikat ile ilgilidir. Veya amelî şekil ile alakalıdır.
İslam fıkhının çeşitli özellikleri vardır; en önemlileri şunlardır:
1- Esasının İlâhî vahy olması, Kuran ve sünnetten kaynaklanması, fıkhı beşeri kanunlardan ayıran en önemli özelliktir. Sıkıntı veya anlaşmazlığa düştüğümüzde müracaat edeceğimiz yegâne kaynağın âyet ve hadis olması gerektiğini bize Kur’an şu ifadeyle emretmektedir:
فان تنازعتم في شئ فردوه الي الله والرسول ان كنتم تؤمنون بالله واليوم الاخر ذالك خير واحسن تاويلا
“…Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz – Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız – onu Allah’a ve Resûlüne götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir” (Nisa, 4/59).
2-Hayatın bütün gereklerine şamil olması. İslam fıkhı, beşerî kanunlarından insanın üç türlü ilişkisini ihtiva etmesi ile ayrılır. Rabbi ile ilişkisi, nefsi ile ilişkisi ve toplum ile ilişkisi. Çünkü fıkıh, dünya ve ahiret içindir.
On beş asır önce insanların yaratılıştan hür, eşit ve birtakım hak ve yükümlülüklere ehil olduğunu dünyaya ilân eden bir sistemin hukuku olan fıkhın yalnızca bu sistemin müminlere değil insanlığa sunacağı değerler vardır. Bu katkının gerçekleşmesi, müslümanların yeniden ictihad çağını yaşamalarına bağlıdır.
avatar
Hasan
Admin

Mesaj Sayısı : 73
Kayıt tarihi : 21/08/08
Yaş : 65

Kullanıcı profilini gör http://asil-islam.hareketforum.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz